• Yeşil Kalsın.
  • Yeşil Kalsın.
  • Yeşil Kalsın.

Neden Yeşil Kalsın

picture

DÖNÜLMEZ EŞİĞİN UFKUNDAYIZ.


İklimbilimcileri en çok endişelendiren gelişme,küresel ısınmanın geri dönülemez eşiği aşması.Bu durumda hayatımızı doğrudan etkileyen sonuçlarla hızla karşı karşıya kalacağız.İşin kötü tarafı bu eşiği aştığımızı ancak  bu sonuçlarla karşılaştığımızda anlayacağız.


Küresel ısınmanın yaratacağı tehlikeli sorunlarla ilgili haberlere ve raporlara alıştık belki,ama daha beterlerine de hazır olmalıyız.ABD İklim Değişikliği Bilim Programı’nın Ocak ayında yayınlanan raporu,21. yüzyılda ani iklim değişiklikleriyle karşılaşabileceğimizi ve bunun da toplumları ciddi risklerle karşı karşıya bırakacağını söylüyor. Rapor, şimdiye kadarki bilimsel literatürün kapsamlı bir değerlendirmesine dayanıyor. Sonuçlar irkiltici:

  • Kuzey Kutbu buzları 21. yüzyıl içinde muhtemelen hızla eriyecek.
  • ABD’nin güneybatısı artan bir kuraklık dönemine girebilecek(araştırma asıl olarak ABD’yi kapsıyor;bu tahmini dünya ölçeğinde yaygınlaştırın.)
  • Küresel iklim sistemi için önemli olan Atlas Okyanusu’ndaki  sıcak su akıntısı yüzde 25-30 azalacak.
  • Deniz seviyesinde ani yükselişler görülebilecek.
  • Güçlü bir sera gazı olan metan salımı artacak.

Çalışmada küresel ısınmanın yıkıcılığını gösteren başka birçok örnek var. Örneğin; sıcak okyanus sularıyla buzul tabakaları arasındaki ilişkinin deniz seviyesinin yükselmesini hızlandırdığı zaten biliniyordu. Ama raporu hazırlayan bilimciler,bu etkileşimin bilinenden çok daha fazla olduğu gerçeğini ortaya çıkardı.
Kuzey Kutup bölgesinin, kuzey yarımküredeki öbür bölgelerden daha hızlı ısındığı da başka bir önemli bulgu. Kuzey Kutbu’nun eski iklimlerinin sentezine dayanan çalışma şu saptamaları yapıyor:

  • Yaklaşık 100 yıl önce yaz buzullarının erime hızı,önceki bin yıllarla karşılaştırıldığında, hayli sıra dışı. Üstelik, bu dönem içinde Dünya’nın yörüngesi buzulların erimesi için daha az müsaitti.
  • En az birkaç derecelik ısınma, Grönland buzullarının neredeyse tamamen,nihai olarak erimesine ,dolayısıyla  deniz seviyesinin birkaç metre yükselmesine yol açacak.
  • Geçmiş bize gösteriyor ki,iklim sistemi eşiği aşıldı mı,iklim değişikliğinin bu durumu tetikleyeceğini de hesaba katmalıyız.

Rapor,küçük değişikliklerin ani ekosistem tepkilerine yol açabileceğini ve bunları geriye çevirmenin zor olacağını da vurguluyor. Ekosistemin bu küçük değişikliklere vereceği cevaplar da şöyle örnekleniyor:böcek patlaması,orman yangınları,ormanların ölmesi… Bu tepkilerin toplumları olumsuz yönde etkileyebileceğine şüphe yok.
Çalışmanın önemle üzerinde durduğu nokta,ekolojik bir eşiğin aşılması.Bu eşik aşıldığında,ani değişiklikler görülecek ve eski duruma dönmek de mümkün olmayacak. Zaten, küresel ısınmayla ilgili en  büyük endişelerden biri de bu ve iklimbilimciler,işte bunun için yıllardır bir an önce radikal tedbirler alınmasını istiyor.
Çalışmayı yürüten bilim ekibi,insan eylemlerinin ekosistem eşiğini aşma bakımından etkili olduğunu söylüyor. Bu eşiğin nerede ortaya çıkacağını şimdilik bilmiyoruz.Ancak aştıktan sonra anlayabileceğiz. Yine de dünyanın her bölgesi aynı eşiğe sahip değil. Kimi bölgeler iklim değişikliğine karşı şimdiden daha hassas,dolayısıyla ani değişim eşiğine daha erken varacaklar.
Ocak’ta Science dergisinde yayınlanan başka bir USGS (Amerikan Jeolojik Araştırmalar Merkezi) araştırması,bunun da bir örneğini veriyor:ABD’nin batısındaki yaşlı ormanlarda ağaç ölümleri oranı,son yıllarda ikiye katlandı. En muhtemel sebep bölgesel ısınma. Ölüm oranı her tür ağaç ve orman için yüksek. Fakat daha da kötüsü,artan ağaç ölüm oranı,bu orman bölgesinin karbondioksit kaynağı haline gelmesi ve küresel ısınmayı hızlandırması demek.


Deniz seviyesi bir metre yükselecek.
İklim değişimiyle ilgili olarak uluslar arası bir araştırmalar ekibince yürütülen bir çalışma,deniz seviyelerinin 100 yıl içinde 1 metre yükseleceğini ortaya koyuyor. Bu değer, BM’ye bağlı Hükümetlerarası  İklim Değişikliği Grubu’nun (IPCC) tahminlerin 3 katı.Sıcaklıkların önümüzdeki 100 yıl içine 3 derece artacağı varsayımından yola çıkan araştırmacılar,yeni bir modele göre deniz seviyelerindeki artışın 0,9 – 1,3 m arasında olacağı sonucuna varılıyor.Bu da,Antarktika ve Grönland’ı kaplayan kalın buz örtüsünün sanılandan çok daha hızlı eriyeceği anlamına geliyor. Nitekim,geçmiş buz çağlarının incelenmesi,buz örtülerinin çok hızla eridiğini ortaya koyuyor. Son buzul çağı 11.700 yıl önce sona erdiğinde buz örtüleri öylesine hızlı erimiş ki,deniz seviyeleri yılda 11 mm yükselmiş. Bu da 100 yılda bir metrenin üzerinde bir artış anlamına geliyor.

2100 yılında her iki kişiden biri aç kalacak…
Hızlanan iklim değişikliği ve artan sıcaklıkların etkileri üzerine yapılan yeni bir araştırma,tropik ve ılıman bölgelerde tarımsal üretimin ciddi darbeler alarak yüzyılın sonunda dünya nüfusunun yarısını (üç milyar kişi)açlıkla karşı karşıya bırakabileceğini söylüyor.
Tropik bölgelerdeki sıcaklık artışlarının,temel gıda maddeleri olan mısır ve pirinç üretimi doğrudan etkileyerek yüzde 20 ila 40 azaltacağı hesaplanıyor.Ama bu yine de iyimser bir tahmin.
Araştırmayı yöneten Washington Üniversitesi Atmosfer Bilimleri Profesörü David Battisti,tehlikenin daha da büyük olduğunu söylüyor:”Hava sıcaklıklarının küresel gıda üretimi üzerinde yaratacağı stres muazzam boyutlarda olacak;üstelik artan sıcaklıkların su kaynakları üzerinde yaratacağı baskılar bu denkleme dahil değil.”
Açlığın ağzındaki bu üç milyar kişi,ekvatorun her iki tarafında,35. enlem dereceleri arasında kalan bölgede yaşıyor. Dünyanın en yoksul insanların yaşadığı bu kuşaktaki nüfus yüzyıl sonunda ikiye katlanacak.
Sorun sadece iklimle ilgili kalmayacak tabi;sosyal-siyasal sonuçları da olacak.”Aç insanlar ne yapar?” sorusunun cevabını düşünmek yeter. Büyük bir soğukkanlılıkla ölmeyi beklemeyeceklerini tahmin edebiliriz!
Daha da kötüsü var:Küresel ısınmanın etkileri sadece bu bölgeyle sınırlı kalmayacak.2003 yazında Batı Avrupa’da 52 bin kişinin ölümüne neden olan sıcak dalgası, Fransa ve İtalya’da tahıl ve yem üretimini üçte bir azaltmıştı.Bu aşırı sıcaklar,muhtemelen,yüzyılın sonunda Fransa’da normal sıcaklıklar haline gelecek.


Türkiye’nin çevre gerçeği ve “6. Tükeniş”
2007 yılında Nairobi’de açıklanan BM İklim Değişikliği Raporu son derece ürkütücü veriler içeriyor.Yeryüzünde son 450 milyon yıl içinde birçok türün yok olduğu beş dönem yaşandı.Son dönem 65 milyon yıl önceydi.Bu defa”6. Tükeniş” bizi bekliyor.Acaba bu tükenişten Türkiye’nin payına ne düşecek?


ÇEVRE GERÇEĞİ
Dünyaya Koruma Vakfı’nın (WWF) yayınladığı “2006 Yaşayan Gezegen Raporu’na göre;dünyanın doğal ekosistemleri,daha önce hiç görülmemiş bir hızla yok oluyor.Doğal kaynak tüketiminin yanı sıra,biyolojik çeşitlilikteki azalmanın da devam ettiği belirtiliyor.1970-2003 yılları arasında dünya üzerindeki omurgalı canlı türlerinin üçte birinin soyunun tükendiğine değiniliyor. Aynı zamanda,insanların doğadaki ayak izlerinin ,dünyanın  kendini yenileyemeyeceği bir hızda arttığı vurgulanıyor.
WWF Genel Müdürü James Leape dünyanın geleceğine ilişkin şu açıklamaları yapıyor:”Biyolojik çeşitliliğin azalmasının temel nedeni,dünyanın kaynakları yerine koyma hızından daha hızlı bir tüketimin olması.Yapılan araştırmalar ve incelenen veriler sonucunda,’Yaşayan Gezegen Raporu’,yeryüzünün son durumunu iki ayrı göstergeyle belirtiyor:Yaşayan Gezegen Endeksi ve Ekolojik Ayak İzleri.Yaşayan Gezegen Endeksi,1300 farklı omurgalı canlı türünden alınan 3600’ün üzerinde popülasyon örneğine dayanarak yeryüzündeki biyolojik çeşitliliği ölçüyor.Yapılan ölçüm ve incelemeler,karasal canlı türlerinde yüzde 31,tatlı su canlılarında yüzde 28 ve denizlerdeki canlı türlerinde yüzde 27 oranında bir azalma olduğunu ortaya koyuyor.İkinci gösterge olan Ekolojik Ayak İzleri ise insanlığın doğal kaynaklara yönelik taleplerini belirtiyor.Bu göstergeye göre;1961 ve 2003 yılları arasında insanların doğadaki ayak izleri üç katına çıktı.Fosil yakıt kullanımından kaynaklanan karbondioksit izi,son kırk yılda 9 kat arttı ve küresel ayak izimizin en büyük unsuru haline geldi.”
Yine aynı rapora göre;kişi başına düşen yeryüzü alanına göre bakıldığında en büyük ayak izlerini bırakan baş ülke Birleşik Arap Emirlikleri,Amerika Birleşik Devletleri,Finlandiya,Kanada ve Kuveyt olarak karşımıza çıkıyor.Tarım sektörünün,sanayiden daha büyük bir yer kapladığı Türkiye,su kaynaklarını hızlıca tüketiyor.Türkiye batı ülkeleri ile birlikte biyolojik yenilenme kapasitesinin yüzde 50 daha fazlasını tüketen ülkeler arasında yer alıyor.


TÜRKİYE’NİN ÇEVRE GERÇEĞİ
Milliyet Gazetesi’nin yaptığı bir haber de Türkiye’nin çevre gerçeğini ortaya koyuyor.Bu habere göre,20 milyon Türk kanalizasyonsuz yaşıyor,her yıl doğaya 500 bin ton tehlikeli atık bırakılıyor. Belediyelerin yüzde 80’inin atıksu arıtma hizmeti vermediği görülüyor.2004’te içme suyu olan belediye sayısı 1910’du ve bunun belediye nüfusu içindeki payı da yüzde 93’tü. 1.1.2008 itibarıyla da DTP verilerine göre kırsal kesimdeki 74 bin 415 köy,mahalle ve mezranın 3 bin 60’ında sağlıklı içme ve kullanma suyu bulunmuyor.


DEĞİŞEN İKLİMLER,ENERJİ VE TÜRKİYE
Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi Araştırma Görevlisi Barış Gençer Baykan’ın yaptığı çalışma da gerçekten çok ilginç verileri içeriyor. Buna göre;yeni araştırmalar ve bilimsel bulgular ışığında Türkiye’nin küresel iklim değişikliğine katkısını ölçmeye ve bu doğrultuda politikalar geliştirmeye olan ihtiyaç artıyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yayınladığı “Seragazı Emisyon Envanteri”ne göre Türkiye’nin toplam seragazı emisyonunun 2006 yılında yaklaşık 332 milyon tona ulaştığı belirtiliyor.Kişi başına düşen 3.9 tonluk CO2 emisyonu ile Türkiye,dünya ortalamasını neredeyse yakalıyor.2006 yılı seragazı emisyonlarında CO2 eşdeğeri olarak en büyük payı yüzde 78 ile enerji kaynaklı emisyonlar alıyor.En büyük emisyon kaynağını oluşturan fosil yakıtlardan petrol,kömür ve doğalgaz,birincil enerji tüketiminin yüzde 93’ünü oluşturuyor.


KÜRESEL İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ VE TÜRKİYE
Küresel iklim değişikliğinin,bilimsel çevreler tarafından  uzunca bir süredir tartışılıyor olmasına rağmen gerek devletlerin gerekse uluslar arası toplumun siyasi ve ekonomik gündemine girmesi son on yıl içerisinde gerçekleşti.Endüstri devriminden bu yana hızla artan seragazı emisyonlarını kontrol altına almak ve yerkürenin ısınmasını engellemek için alınan önlemler uluslar arası anlaşmaların,devlet politikalarının,sivil toplum faaliyetlerinin önemli gündem maddelerinden biri haline geldi.Birleşmiş Milletler’in 1997 yılında Japonya’da düzenlediği çevre toplantısında katılımcı hükümetler tarafından kabul edilen Kyoto Protokolü,gelişmiş ülkelerin sera etkisi yaratan gazların emisyonunu 2008-2012 yılları arasında yüzde 5.2 düşürmelerini öngörüyordu.2004 yılında Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne taraf olan ancak uzun süre Kyoto Protokolü’nü imzalamayan Türkiye,Protokol’ü imzalayacağını Haziran 2008’de resmen açıkladı.Protokol’e taraf 178. ülke olan Türkiye için 2008-2012 arasında herhangi bir seragazı emisyon azatlım yükümlülüğü bulunmuyor.2009’da nihayet,Türkiye’nin,Kyoto Protokol’üne katılmasının uygun bulunduğuna ilişkin kanun tasarısı,TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek yasalaştı.Böylece Türkiye,bu anlaşmaya taraf oldu.
Tasarının maddelerinin görüşülmesinden sonra,tümü üzerinde yapılan açık oylamada,kanun tasarısı,3’e karşı 243 oyla kabul edildi.Oylamada 6 milletvekili de çekimser kaldı.
Seragazlarını kontrol etmenin ve azaltmanın Türkiye ekonomisine büyük mali yükler getireceği iddiası,Türkiye’nin küresel iklim değişikliğine olumsuz katkısının çok az olduğu şeklindeki düşünce ile beraber gelişti.İklim değişikliğiyle mücadelede özellikle Kyoto Protokolü’ne taraf olmanın getireceği mali yük üzerine çokça spekülasyon yapıldı.Ancak yeni araştırmalar ve bilimsel bulgular ışığında Türkiye’nin küresel iklim değişikliğine katkısını ölçmeye,sorumluluğunu üstlenmesini sağlamaya ve bu doğrultuda politikalar geliştirmeye olan ihtiyaç artıyor.


TÜRKİYE’NİN ARTAN SERAGAZI EMİSYONLARI
Uluslar arası Para Fonu verilerine göre dünyanın 17. büyük ekonomisi olan Türkiye,karbondioksit emisyonlarında 178 ülke arasında 21. Sırayı alıyor. Türkiye’de 2003 yılında kişi başına düşen CO2 emisyonu 3.3 tondu.Bu rakam ile dünya ortalaması olan 4 tonun ve AB 25 üye ülke ortalaması olan 9 tonun altında yer alıyordu.Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK)Haziran 2008’de yayınladığı “Seragazı Emisyon Envanteri”ne göre Türkiye’nin toplam seragazı emisyonu 2006 yılında yaklaşık 332 milyon tona ulaştığı belirtiliyor.Bunun 273 milyon tonunu CO2 oluşturuyor ve kişi başına düşen 3.9’luk CO2 emisyonu ile Türkiye dünya ortalamasını neredeyse yakalıyor.Türkiye dünyada CO2 emisyonlarını en hızlı artıran ülkeler arasında yer alıyor.Yine TÜİK’in envanterlerine göre 2006 yılı toplam seragazı emisyonu CO2 eşdeğeri olarak 1990 yılına göre yüzde 95 artış gösterdi.


TÜRKİYE’DE KİŞİ BAŞINA DÜŞEN CO2 EMİSYONU
2007 Ocak ayında yayınlanan İklim Değişikliği I. Ulusal Bildirimi’ne göre ise CO2 emisyonu 2003 ve 2020 yılları arasında emisyonları azaltıcı hiçbir önlem alınmadığı taktirde yıllık ortalama yüzde 6.3 oranında artacak ve 2020 yılında yıllık 604 milyon tonu bulacak.Bir karşılaştırma yapmak gerekirse gelişmiş ülkelerden Fransa’nın 2020 yılı emisyonu 494 milyon ton(2004-449 milyon ton)olarak tahmin ediliyor.TÜİK’in nüfus projeksiyonları ADNKS kapsamında henüz güncellenmediği için Amerikan Sayım Bürosu’nun (US Census Burenau) yaptığı nüfus projeksiyonlarına dayanarak 2020 yılında Türkiye nüfusunun yaklaşık 80 milyon olacağı öngörülüyor.Bu da kişi başı 7.5 tonluk bir CO2 emisyona denk düşüyor.İklim değişikliği ile mücadelenin en önemli ayaklarından biri olan seragazı emisyonlarını azaltma konusunda Türkiye,Kyoto Protokolü’nün 2012 sonrası dönemine emisyon azaltma hedefini belirlemesi gerekiyor.


ENERJİ SEKTÖRÜ VE SERAGAZLARI
Türkiye’nin seragazı emisyonlarının sektörel dağılımına baktığımızda neler görüyoruz?2006 yılı seragazı emisyonlarında CO2 eşdeğeri olarak en büyük payı yüzde 78 ile enerji kaynaklı emisyonlar alırken,ikinci sırayı yüzde 9 ile atık bertarafı ve üçüncü sırayı yüzde 8 ile endüstriyel süreçler ve son sırayı da yüzde 5 ile tarım alıyor.90’lı yıllardan itibaren aynı oranlarda seyreden bu dağılım kömür,petrol,doğalgaz gibi kirletici fosil yakıtların yaygın olarak kullanılmasından kaynaklanıyor.Avrupa Birliği’nin de CO2 emisyonlarının yüzde 80’i enerji sektörü kaynaklı.
Rakamlara baktığımızda 2006 yılı birincil enerji kaynakları tüketiminde fosil yakıtların ağırlığı göze çarpıyor.Toplam enerji tüketimimizin yaklaşık yüzde 93’ünü petrol,kömür ve doğalgaz oluşturuyor.Bölgesel Çevre Merkezi’nin (REC) yayınladığı rapora göre kömür tüketiminde 2004’ten 2006’ya yüzde 30’luk artışa bakarak,2004’te 92 milyon ton düzeyinde olan kömür kaynaklı seragazı emisyonlarının 2006’da 120 milyon tona ulaştığı tahmin edilebilir.Uzun vadede de fosil yakıtların payının artmasına paralel olarak seragazı emisyonlarının da artacağı bir gerçektir.Örneğin 2006 yılında toplam enerji tüketimi içinde yüzde 27’lik paya sahip olan kömürün payının Enerji Bakanlığı’nın projeksiyonlarına göre 2020 yılında yüzde 36’ya ulaşacağı öngörülüyor.TÜİK’in verilerine göre 2008’in ilk yarısında türkiye’nin ham petrol,sıvılaştırılmış petrol gazı ve kömür gibi enerji maddeleri ithalatı yüzde 65 artarak 24.3 milyar dolar olarak kaydedildi.2006 yılındaki birincil enerji kaynakları tüketiminde yenilenebilir enerji kaynaklarının toplam payı yüzde 7’nin altında.Hidrolik ve jeotermal yüzde 5.3 ile büyük payı alırken rüzgar ve güneş enerjisinin payı yüzde 1’den daha düşük.Türkiye’nin rüzgar ve güneş enerjisi potansiyeli ile karşılaştırılamayacak kadar az olan bu oranın uzun vadede artması ve fosil yakıtlara bağımlılığın azaltılması gerekiyor.Güneş enerjisi özellikle İspanya ve Yunanistan’da Türkiye’den daha yaygın kullanılıyor.Enerji ihtiyacını karşılamak için yerli kömüre ağırlık vermek enerji bağımlılığını azaltmak açısından olumlu olsa da seragazı emisyonlarını arttıracak olması mutlaka dikkate alınması gerekiyor.


TÜRKİYE’DE BÜYÜK ŞEHİRLERİN ÇEVRE SORUNLARI
Eskişehir –Osmangazi Üniversitesi,Teknoloji Araştırma Merkezi(TEKAM) Müdürü Prof. Dr. Muammer  Kaya’nın yaptığı,Türkiye’de Büyükşehirlerin En Önemli Çevre Sorunları başlıklı araştırma sonuçları da hayli ilginç sorunları anlatıyor.Kaya,yaptığı araştırmaya ilişkin ilişkin olarak şunları söylüyor:”Yaşanabilir ve sürdürülebilir bir Dünya ve Çevre için yaşadığımız şehirleri en az düzeyde kirletmenin yollarını bulmak zorundayız.Ülkemizdeki büyük şehirlerin en önemli sekiz çevre sorunu ise şunlar”

  • MEVZUAT
  • Yetersiz ve güncel değil ve bürokrasi fazla,sıkıcı ve caydırıcı.
  • SU VE ATIK SU

(Evsel,tarımsal ve endüstriyel atıklar)

  • İmarsız,düzensiz ve kontrolsüz yapılaşma.
  • Su havzalarının korunmasındaki zorluklar.
  • Yeterli miktar ve kalitede su temini sorunu.
  • Atık su toplama ve arıtma sorunları.
  • Yağmur sularının toplanması ve uzaklaştırılması sorunları.
  • Dere ve nehir yataklarının ve sulak alanların ıslahı.

(İçilebilir ÇEŞME SUYU şişelenmiş PET sulardan 150 kez daha ekonomik ve çevreye daha az zarar veriyor.Doğada zaten temiz olan suyu kirletmeyelim ve verimli kullanalım.Kirletilen suyun kişi başına arıtım maliyeti 40 dolar ve 1 kg kirleticinin uzaklaştırılması için 1 kwh enerji harcanması gerekmektedir.İçme suyunun dezenfeksiyonu sonucunda da bir takım istenmeyen yan ürünler çıkıyor.)

  • KATI VE TEHLİKELİ ATIKLAR

(Çöpler, toksik endüstriyel atıklar vs.)

  • Katı ve tehlikeli atık envanterinin olmaması.
  • Katı ve tehlikeli atık yönetim planı yapılmaması.
  • Atık toplama problemleri.
  • Atık taşımadaki sorunlar.
  • Atık bertaraf yöntemlerinin uygun seçilmemesi.
  • Büyükşehir ve alt ilçe belediyelerinin iletişim eksiklikleri.
  • Toplama,aktarma ve taşıma maliyetlerinin yüksekliği.
  • Tıbbi atık toplanması ve taşınmasındaki zorluklar.
  • Tıbbi atık bertarafındaki problemler.
  • HAVA KİRLİLİĞİ

(Yakıtlar,yakıcılar,fabrikalar,taşıtlar,enerji santralleri vs.)

  • Kalitesiz ve kirletici yüksek yakıtlardan kaynaklanan problemler.
  • Yanma verimi düşük eski yakıcıların kullanımı.
  • Doğru yakma yöntemlerinin kullanılmaması.
  • Kişilerin bilgisizliği,eğitimsizliği ve konuya önem vermemesi.
  • Ulaşımda kullanılan taşıtların eskiliği ve bakımlarının zamanında yapılmaması.
  • Toz oluşturucu işlemlere tedbir getirilmemesi.

(Kaliteli yakıtlar,verimli yakıcılarda bilinçli yakılmalı.Yakıcı ve taşıtların yenilenmesi ve bakımları sürekli yapılmalı.)

  • GÜRÜLTÜ KİRLİLİĞİ

(İnşaat sektörü,eğlence sektörü,uçaklar,trenler,otomobiller vs.)

  • Taşıt ve makine seçiminde az gürültü yapanların tercih edilmemesi.
  • Halkın bilinçsizliği,dikkatsizliği ve duyarsızlığı.
  • Ses izolasyonuna önem vermeme.
  • KOKU KİRLİLİĞİ

(Çöplük yangınları,kağıt fabrikaları,şeker fabrikaları,besihaneler, balıkhaneler ve kesimhaneler vs.)

  • Ölçülmesinin zorluğu.
  • Koku rahatsızlığının kişiden kişiye değişmesi.
  • Koku kontrolündeki zorluklar.
  • MADEN VE İNŞAAT ATIKLARI

(İnşaat yapımı  ve maden üretimi esnasında çıkan başka yere dökülmesi gereken atıklar)

  • İnşaat ve madencilerin hafriyat,dekapaj ve üretim atıklarının fazlalığı.
  • Atıkların rastgele ve denetimsiz yerlere atılması.
  • İnşaat ve madencilerin nizama uyma zorlukları
  • İNSAN FAKTÖRÜ
  • Eğitim ve bilinçlenme eksikliği.
  • Çevrenin önem ve kıymetini algılama zorluğu.

(Her şeyin başı insan ve onun eğitimine bağlı.Çevre duyarlı ve bilinçli insanlar eğitilerek yetiştirilebilir.Ağaç yaşken eğildiğinden insanları çocukken çevre konusunda eğitmek ve bilinçlendirmemiz gerekiyor.)